31 Ekim 2012 Çarşamba

Mutluluğun Sırrı

En mutlu insan gamsız insandır. Cahil insanın mutlu olma gibi bir lüksü olamaz çünkü cahil bir süre sonra cehaletinin verdiği ezikliği çeker veya cehaleti sebebiyle iş tutmaz ve hayat standartı oldukça kötü olur. Gamsız insan ise işini halleder, günceli takip eder ve bunlardan doğacak sıkıntıları kafasına takmaz. Kızla ilişkin bozuldu; gamsız adam "aman ne olacak yav kız mı yok" kafasındadır. Gün içinde normalde insanın canını sıkacak olaylar üst üste mi geldi(geldi mi üst üste gelir zaten); gamsız adam evine gider bir ohhh çeker, kafasını koyduğunda olanları ve olabilecekleri düşünmez. Örnekler çoğaltılabilir ama sonuç olarak gamsız adam hayatını mutlu yaşar. Mutlu yaşamasa bile kafasında karıncalar turlamaz. Kendim için konuşmak gerekirse gereğinden çok fazla düşünür ve hayal kurarım. Bazen günlerce sabahladığım ve uyku düzenimin içine ettiğim olmuştur. Oturup sakince düşününce aslında düşündüklerim öyle çok hayati mevzular değil ama nedense beni uykusuz bırakmaya yetiyorlar. Eğer tabir ettiğim gibi gamsız bir adam varsa o adam mutludur işte arkadaş. Geriye kalanlarda ise mutluluk terazi üzerindedir. Yıkım ve yapım sürekli denge değiştirir ve kestiremez insan hangisinin daha uzun süre ağır basacağını. Hep yapıma ağırlık koymak ister insan ama doğanın kanunu yıkım hep daha güçlüdür. Lakin hayatı çekilebilir kılan olanaklar da sunmuşlar bize. Sıralamak isterim.

Önce hayatın gerçeklerine bakalım;

1- Bir insan sürekli mutlu olamaz. Mutsuzluk hayatın asıl gerçeğidir.
2- Her insan bencildir.
3- Hayat kimsenin kafasındaki gibi dönmez ve milyarlarca kafa olduğunu varsayarsak dünyada zaten bu imkansızdır.
4- Herhangi bir şey için önümüzde sınırsız seçenek vardır.


Şimdi ise terazide dengeyi sağlayabilmek için atılabilecek adımlara bakalım;

1- Mutlu olmanın yolu mutsuzluğun güçlü olduğunu kabul etmekten geçer. Bir kavramı o kavramın karşıtı sağlar. İnsan mutsuzluğu kabul ederse mutlu olmadığı zamanlarda büyük bir yıkıma uğramaz.

2- Her insan hamlelerini kendini düşünerek yapar. Çevresine iyilik yapan insanlar çevresindekileri kaybetmemek, yalnız kalmamak, ilahi bir vazifeyi getirmek gibi amaçlarla iyilik yapıyordur. Diğer davranışlar için de pek çok sebep vardır. Sonuçta hepsinin çıktığı nokta kişinin kendisini düşünmesidir. Bunu bilen insan yaşamında buna göre önlemler alır ve yol izler. Kimsenin dostu yoktur. Tek dost insanın kendisidir. Geriye kalan insanlarla mutlaka bir sınır çekilmesi gerekmektedir. "O benim canım" dediğiniz bir insanla bile sınırı bir gıdım aştığınız anda ilişkiniz büyük darbe görecektir. Sınırdan kastım ise birlikte vakit geçirmek, aynı şeyleri yapmak vs. şeklinde uzar gider. Sınırlarla yaşamak ve her insanın ama öncelikle kendinizin bencil olduğunu bilmek mutluluk getirir ve olan olaylara açıklama getirmenizi sağlar. İnsanın bencilliği konusunda ayrı ve uzunca bir yazı yazmak da istiyorum buradan belirteyim(tülaaay :) )

3- Sen gününün A şeklinde geçmesini istiyorsundur. Birisiyle buluşacaksın ama o da B şeklinde geçmesini istiyor. Buluştuğunuz andan itibaren ne A ne de B gerçekleşir(insanın TAM da istediği gibi geçirdiği günler olabilir bunlar hayatın sürprizleridir sadece gerçekleri değil). İkinizden ve dünyadaki tüm insanlardan kesitler barındıran C gerçekleşir. Sonuç olarak insanlarla birlikte yapacağınız şeylere önceden koşullu ve planlı biçimde gitmeyin. Çünkü hayal kırıklığı mutsuzluktur. Bir yandan da hiçbir insan bir diğerinden üstün değildir. Kimsenin istediği gibi geçmek zorunda değildir zaman.

4- Olayların sonucunda "neden böyle yaptım" demek çok da yerli değildir. Hayat sınırsız seçenek sunar ve siz birini seçip olayları yaşarsınız. Milyarlarca insan için saliselik bir değişim bile her şeyi etkiler. Dolayısıyla yaptığınız seçimin sonucunu yadırgamak yerine çözüm üretmek yerinde olacaktır. Sonuçta olan olmuştur siz seçeneklerden birisini kullanmışsınızdır. Kelebek etkisine ve zamana saygı duyun; büyük güç insanda değil bunlardadır.

5- İnsanı yasa boğan yegâne şey zamanın akışıdır. Günümüzde her şey saate güne yıla ve aya bağlı olduğundan her geçen gün takvim yüzümüze şırak diye "geçiyooor geçiyoooor" diye tokatı yapıştırır. Bunun önlemenin yolu ise zaman makinesiyle takvimin icat olmadığı insanda zaman geçiyor kaygısı yaratmayacak zamanlara dönmek ya da zamanı dolu geçirmektir. Aynı şeyleri yapmak hayattaki başka fırsatları kaçırtır. En düz adam bile "başka fırsat" kavramının bilincindedir ve geçen zamana bu yüzden yanar. Zamanı kişisel hobilerle, arkadaşlarla buluşmayla, sporla, çeşitli meditasyonlarla, kendini geliştirmeyle geçirmek gerekiyor. Acayip bir hırsa bürünmeden bize sunulan hayata çeşitli renkler katarak yaşamalıyız.


Netice olarak ben ne kadar uyuyorum bunlara... Pek uyduğum sayılmaz bu yüzden çok düşünüyor, hayal kuruyor ve gereksiz yere ağlıyor, kızıyor, üzülüyorum. Bu tip konularda usta bir terzi gibiyim ve kendi söküğümü dikemiyorum. Büyük boşluklar var hayatımda doldurmak istiyorum ama dolduramıyorum. Ve önümde sadece ilerleyen bir duvar var, ne olacak bilmiyorum.  

28 Ekim 2012 Pazar

Diziler

Tam bir yabancı dizi manyağı olduğumu söylesem yalan olmaz. Çünkü adamlardan binbir farklı konulardan değişik yapımlar meydana çıkıyor ve bu işi ciddiye alıyorlar. Ülkemizin aksine reklamlar dahil 3 saat süren bol bakışmalı ve dramatik diziler yerine adamlar 40 dakikalık(genelde) dram başlığı altında aksiyon, duygusal, savaş ve daha pek çok türde ve 20 dakikalık sit-com diziler yayınlıyorlar. Ülkemiz insanlarının da yerli dizilerle arası oldukça iyi. Sürekli yeni yapımlar ortaya çıkmakta ve izleyiciyi televizyona saatlerce kitleyebilmekte. Yerli, yabancı karşılaştırması yapmadan bitirdiğim, izlemekte olduğum dizileri sıralamk isterim;

Friends - Benim için tam anlamıyla bir efsane ve gönlümde apayrı yeri olan dizi. Bu diziyi ve hayatıma etkisini anlatan bir yazı dahi yazmıştım. 9.Sezon hariç bütün sezonlarının her bölümü apayrı gülme krizine sokuyor. Gerçekten de sandalyeden düşürten bölümlere sahip(ben düştüm ordan biliyorum). Arkadaşların yaşadıklarını konu alan 10 sezonluk akabinde gelen sit-comlara da ilham kaynağı olmuş bir başyapıt.

Prison Break - İlk sezonu şaheser diğer sezonları benim açımdan tırt olan "kaçış" temalı dizi. Önerdiğim insanlara da ilk sezonu izle gerisini boşver ki zihninde güzel yer tutsun.

Lost - Aslında apayrı bir yazı konusu olması gereken zamanın popüler dizisi. Hakkında her bölüm için beyin fırtınası yapılan bir harikalar diyarı ve sürekli olaylar gerçekleşen bir sarmaşık. Son bölümü dizi manasında güzel Lost manasında oldukça yetersizdi.

Seinfeld - Her ne kadar tam olarak bitirmemiş birisi olsam da Friends vs. Seinfeld kavgasında Friends tarafında olan birisi olarak bu diziyi de insanları komik duruma düşerken izlemek isteyenler için öneririm. Duygusallık bu dizide ağır basmasa da hatta esamesi bile okunmasa da çok sağlam bir insan ilişkileri konulu dizidir, efsaneler arasında yer alır.

How I Met Your Mother - Friends'i izlemeden evvel bunu izliyor ve seviyordum. Friends'ten sonra bana bu kadar da olmaz dedirtti. Hani ilham kaynağı olur da bir dizi kopyalanmaz ki arkadaş. Ama HIMYM oyunculuklar, karakterlerin sevimliliği ve olayların akış şekliyle izlenebilir bir dizi. Hele bazı bölümleri tekrar tekrar izlenen cinsten(şahsım için 4.sezon 16.bölüm).

South Park - Her konuya korkusuzca, apaçık bir şekilde değinen ve taşlama yapan dizi. Yetişkin çizgi filmleri arasında yanına yanaşabilecek bir rakip bile tanımıyorum mutlaka izlenmeli.

The IT Crowd - Nerd temalı ingilizce komedi dizisi. Gülmekten yerlere yatırır, verdiği duygusallık bakidir ve düştükleri komik durumlarla izleyiciyi gülmekten kırar geçer. 4. sezondan sonrası gelmedi halbukü bununla ilgili bir açıklama filan da var mı bilmiyorum.

Supernatural - Olağanüstü varlıkları avlayan iki kardeşle ilgili bir dizi. Kardeşlerin arasında tekrar eden duygusal sendromlar ve leviathan konulu sezon haricinde şahane.

Sherlock Holmes - BBC çıkışlı muhteşem bir dedektiflik dizisi. Sezon başına 3 bölüm düşer(1.30 saatlik olmaları lazım onlarında). Oldukça başarılı bir sherlock holmes yorumu.

Elementary - Amerikan Sherlock Holmes yorumu. Yeni başladığından daha tam başarılı mı değil mi emin değilim. Sadece şans tanıma evresindeyim. Oldukça değişik yorumlamada bulunmuş amerikan yapımcı.

Dexter - Bir seri katilin masalı. Bu konuda yazacak çok şey var ama tek kelimeyle "mutlaka izlenmesi gerekenler" arasında.

Go On - Vaktiyle Friends'te oynamış Chandler'ın başrolünü çektiği eşi vefaat etmiş ve başarılı bir spikerin psikolojik bunalımını komedi yönüyle ele alan yeni bir dizi. Şu ana kadar 7 bölümü çıkmış bulunmakta. 7 bölümdür gayet iyi gidiyor biraz daha ilerledikçe dizi "mutlaka izlenmesi gerekenler" arasına girebilir.

Arrested Development - Seinfeld gibi insanların komik duruma düşüşünü ele alan müthiş bir dizi. Holding sahibi bir ailenin şirketi bir şekilde ayakta tutuşunu ve kendi aralarındaki komik diyalogları konu almakta.

Revolution - Hayatımızdan elektrik tamamen çıksa neler yaşanır şeklinde bir konusu olan yeni dizi. Güzel aksiyon sahnelerine sahip, izlenir.

The Big Bang Theory - İlk sezonları gülmekten kırıp geçirten cinsten olup sonra benim için bozan ama son sezonuyla tekrar sahalara dönen nerd temalı komedi dizisi. Bırakmıştım, tekrar başladım ve iyi oldu :)

House M.D. - Dahi bir doktorun hastanede yaşadıklarını ve yaşattıklarını konu alan komedi ve dram karışımı efsanelerden bir dizi. Özellikle canınız hastane temalı bir şeyler izlemek istiyorsa şiddetle önerilir. Bazı bölümleri de oldukça güzel ağlatır :)

24 - Jack Bauer'ın başını çektiği bir ajan dizisi. Tek başına bir dolu adamın arasına girip yara almadan çıkmak gibi klişeler mevcut ama konusu oldukça güzel olan sezonlara sahip. İzlemeye mutlaka değer.

How Not To Live Your Life - Bir ingilizce komedisi. Yalnız yaşayan bir adamın bir anda evine yeni bireyler gelmesiyle yaşadığı komik olayları konu almakta. Adamın değişik bir sapık yapıda olduğu da göz önünde bulundurulursa yaşanan olayları anlatmaya satırlar yetmez. Ama sanırım bu dizi de yarım bırakıldı :(

Kuzey Güney - İki kardeş ve yakınları arasındaki çekişmeleri konu alan Türk dizisi. Bazen epey baymakta bazen de çok sağlam bölümler çıkarmakta. İzlemeyen pek bir şey kaybetmez.

Avrupa Yakası - Gülse Birsel başyapıtı bir Türk komedisi. Gülse'nin Seinfeld ve Friends hayranlığından kırpıntılar barındırmakta. Zamanında izlemiş olanlar hala denk gelirse epey güzel vakit geçirebilir.

Yalan Dünya - Avrupa Yakası için yazdıklarım geçerli olup başarılı kadrosuyla doyurucu yeni bir komedi dizisi. Baydığı bölümler ve sahneler bolca bulunmakta. Ve Klişeler Hoşgeldiniz!!

Adı aklıma gelmeyen ve unuttuğum diziler de var onları da anımsadıkça buraya giriveririm.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Dizi Gibi Hayat

Efsane dizi Friends'i 2-3 yıl kadar evvel oturup bir yaz boyunca izleyip bitirmiştim. Bitirmemin ardından benim için unutulamaz bir dizi haline geldi. Hala yeni bir diziye başlamak isteyen kişilere Friends ilk önerim olur. Fakat bu önerinin altında büyük bir burukluğa sahip olduğum gerçeği de yatmakta. Dizi her zaman sahip olmak istediğim eğlenceli, birbirine bağlı ve sadece iyi gün dostu olmayan arkadaşların yaşadıklarını konu ediniyordu. Dizi bende o kadar çok etki bırakmıştı ki delicesine Monica bir sevgilimin, diğer bütün karakterler gibi yakın arkadaşlarımın olmasını diledim. Ama gerçekliğin buna pek de yakın bir hayat sunmadığını anlamamla beraber Friends denilince aklıma; efsane bir dizi ve içimdeki büyük bir burukluk gelir. Gerçek; pembe bir hayat sunmaz bizlere, her zaman inişli çıkışlı bir yolda seyahat ederiz. İnişler akla "bitti artık buraya kadar hayat çekilmez halde" dedirtirken hayat önümüze bir çıkış sunar ve dediklerimizin saçma olduğunu söyletir bizlere. Yolları dümdüz veya hep yukarı doğru çıkan bir şekilde yapmak imkansızdır. Bizleri dürten inişler olmak zorundadır. Sadece vereceğimiz kararlar neticesinde inişlerin ve çıkışların uzunluğunu belirleyebiliriz. Belki hayat karşıma sevgili olarak bir Monica ve arkadaşlar olarak da Chandler,Ross,Phoebe,Joey ve Rachel çıkarmadı henüz ama sırf bana bir takım çıkarımlar yaptırdığından ve gülmekten sandalyeden düşürten anlar yaşattığından Friends'e sonsuz bir teşekkür borçluyum.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Game of Thrones(Taht Oyunları)

Adının sonuna kadar hakkını veren dizi ve kitap serisi Game of Thrones'u; başlamak konusunda tereddütte kalanlara, adını şöyle bir duymuş ama başlayıp da vakit geçirmek için vakit geçirmeyelim diyenlere, içinde hep mermilerin sağda solda uçuşmaları yerine kılıçlı, kalkanlı, oklu yaylı savaş tutkusu besleyenlere ve daha nicelerine kesinlikle öneririm. Konusu hakkında biraz konuşmadan evvel "önce kitap mı dizi mi" olayını açıklığa kavuşturmakta fayda. Şu anda kitap serisinin dilimize çevrilmiş hali hazırda 5 bölümü var. Bu 5 bölümün son ikisi dizinin 3. sezonunu da kapsamakta hatta aldığım duyumlara göre 4.sezona bile kaymakta. Tabii şu anda dizi 2. sezonunu bitirmiş halde olduğundan birazcık olsun kulaktan dolma bilgilerle geliyorum karşınıza ama bu DİZİCİLER yok mu hep böyle hikayeyi bölerler parçalarlar ayrı ayrı sezonlara yerleştirirler. İşin şakası bir yana normalde kitaptan çevirme yapıtlarda, konudan epeyce sapma ve maddi kaygılarla saçmalayıp hayranlarını üzme şeklinde kusurlar bulunuyor ama Game of Thrones dizisi o kadar başarılı çevrilmiş ki kitaptan öyle çok çok sapan yerler bulamıyorsunuz. Tabii kitap kadar karakter analizlerine giremiyor dizi ama size yeterince entrika, politik ilişkiler ve savaşlar vaad ediyor ve sizi izledikten sonra memnun bir şekilde Kadıköy meydanına atlı kılıçlı eylemlere sebep olmanız amacıyla salıveriyor. Sonuç olarak kitapla başlayıp dizinin mevcut durumuna geldikten(3. kitaba denk gelmesi lazım-2. kitap iki kısımdan oluşuyor 2. kitabın 2. kısmı da diyebiliriz) sonra diziyi izleyip sonradan kaldığınız yerden kitaplardan devam etmeniz güzel olacaktır. Sabrınız varsa 3. sezonun gelmesini de bekleyebilirsiniz lakin sabrın altını çizelim kendileri 1 Nisan 2013'e kadar aramızda görünmeyecek. Olur da "kitabı boşver ben diziye doymak istiyorum" diyorsanız olabildiğince ortamlarda Game of Thrones muhabbetlerinden uzak durun çünkü dizinin akabinde kitaplarında patlama yaşandı ülkemiz de dahil çoğu insan ileride olacakları ezberledi ve sağa sola spoilerlar yağdırıyor. Aman diyeyim şemsiyenizi açık tutun ve bunlardan korunun, güzelim seriyi heba etmeyin.

Birazcık hikayeden ve konunun gelişim tarzından bahsedelim. Game of Thrones adı üstünde bir taht için dönen oyunları konu almakta. Bu kadar basit olduğuna bakmayın bir dolu soylu aileler, sürgün yemişler, kralın ailesi hatta ve hatta kralın konseyinde yer alan sözde yağcılar oyunun başını çekmekte. Bu denli fazla oyuncu bizlere de bol bol hikaye bol bol entrika bol bol karmaşa bol bol savaş bol bol aşk-ve aklınıza daha bol bol ne gelirse- olarak geri dönüyor. Serinin en güzel yanı hiçbir şey tek düze değil ve kimse geldiği haliyle kalacak değil. Bu sebeptendir ki geçen her bölüm sizi fazlasıyla şaşırtabiliyor yazar(kendileri George R.R. MARTIN olmaktalar). Olabildiğince seri takibi konusunda keyfinizi bozmamak için kıyılardan geçmeye çalışıyorum o yüzden biraz heyecanlı bir şekilde(çünkü gel de anlatma onca şeyi, kolay mı :) ) bu satırları giriyorum haberiniz olsun :) Serinin bir diğer özelliği olayların karakter açılarından aktarılması. Dizide her ne kadar göz önüne sokulmasa da kitapta tek tek karakterlerin hikayelerini okuyorsunuz ve sanki çeşitli mekanlardan haber toplayan posta müdürüne dönüyorsunuz(var mı böyle bir kavram). Bu his sizi daha da hikayeye bağlıyor içine daldıkça dalasınız geliyor. Spoiler sayılmayacak küçük bir oyunların başlangıç kısmını anlatayım. Yedi Krallığın başındaki Kral Robert'ın eli(kralın eli) nasıl olduğu bir muamma içerisinde ölür. Robert da gençliğinde tacını kazanmak için omuz omuza savaştığı yakın arkadaşını yıllar sonra yeni el ilan etmek için güneydeki kral sarayından kuzeye gider. Arkadaşı Eddard Stark'ı krallık vasıflarını da kullanarak yeni el olması için ikna eder ve güneye gider. Ve aslında yüzyıllardır devam eden entrikaların bize yansıyan kısımları böylece başlamış olur. Keyfinizi bozmamak adına hikayenin bu küçücük kısmını aktardıktan sonra yazımı bitiriyorum.

Son Söz: Bu seriye mutlaka başlayın başlattırın; okuyun okutturun; izleyin izlettirin, işte o zaman siz de bir Kral olabilirsiniz hem de Cersei Lannister da veriyorlar yanında(laaan tamam diziyi anlatmıyorum daha :) ).

19 Ekim 2012 Cuma

Üniversite Sınavları

Gönül istemez mi sakin bir sahil kasabasında güzel eşinle beraber yaşayıp, balıkçılıkla ilgilenmek veya istemez mi insan kafasını meşgul eden karmaşık meseleler olmadan hayatı tatil tadında gezerek sakince yaşamak kimisi için de değil midir uğraş vermeden güçlü bir işyerinin başına geçip güzel bir maaşla geçinmek.. Beni mutluluğa götüren şey ise hayal dünyamdaki o karlarla örtülü zeminde, şömineli kat kat evimin içinde ileride hayatımı birleştireceğim insanla güzel vakitler geçirmek, av için hazırlık yapmak ve şöminenin evinde güzel bir kitap okumak. Bu hayal güçlü bir meditasyon etkisi yaratıyor bende.

Hayatın gerçeklerine döndüğümüzde pek hayal gücümüzün yarattığı o eşsiz malzemelere benzemeyen hatta en uzaktan bile alakası olmayan kötü gerçeklik tüm sinsiliğiyle sırıtıyor yüzümüze karşı. Gerçekliğe uyarak "sınavlı eğitime hayır" demek yerine "sınav olacak abi ne yapılabilir başka" fikrinden düstur alarak üniversite sınavları hakkında birkaç şey yazmak istiyorum. Ben ilk senesinde bazı sebeplerin etkisi altında yeterince çalışmamış ve istediği yeri kazanamadığından dolayı ikinci senesinde tekrardan bu sınavlara hazırlanan bireyim. "Bir yılıma gitti yazık oldu" yerine ileride icra etmek istediğim meslek için atacağım ilk somut adıma bir doğru düzgün sene daha ayırdığımı düşünüyorum. Gelgelelim olur da bu sene talihsizlik olur kazanamazsam "suç tamamen bana aittir hakim bey üstleniyorum ve duruma göre tercih yapacağım" moduna gireceğim de bir gerçek. Fakat gerçekten çalıştıktan sonra böyle bir durumla karşılaşmam çok zor. Uzunca bir süre aileme yüklenmemek adına dershaneye yazılmak yerine kendimin çalışacağını söyledim. Bir süre sonra baktım olmayacak(Bir ay kadar süre sonra) ailemin de isteği ve desteği üzerine dershaneye kayıt oldum. Bu düzen özellikle sayısal öğrencisi olan şahsım için şart. LYS, YGS'den daha önemlidir derler. Evet puan hesaplamada öyle ama YGS'nin sağladığı çalışma şevki dolayısıyla iyi bir yer kazandırma paydası LYS'den çok daha fazla bana göre. Hee her iki bölümü de YGS'den evvel çoğunlukla bitirmiş kişi için pek sorun olmaz ama "ygs is coming" şeklinde YGS'yi zihinden çıkarmayarak yapılan çalışmalar ilk gelen tehlikeye yönelik olduğundan kişiyi YGS sonrasındaki sonuç önemli ölçüde etkileyecektir(geçen yıl beni etkilediği gibi). Bunların tersi durumlar olabilir ama kendi adıma tek gerçekliğin bunlar olduğunu söyleyebilirim. Kazanmak için netice; Düzenli çalışmak ve inanç kelimelerinden geçiyor. Yeteri kadar deneme çözen, olabildiğince kalabalık ortamlarda gerçek sınav simülasyonu yapan kişide zaten heyecan tarzı sorunlar olmaz. Bu sebeple olabildiğince sınavı simüle edeceğim. Gerisi çalışmak ve inanmak zaten.

Sınavsız eğitim konusuna dönecek olursak öncelikle sınavsız eğitimin yerine konulacak sistemi düşünmek gerekir. Okul notlarıyla üniversite mi? Pak bir durum değil parayla pek çok iş döner. Her yıl sadece sınıf müfredatını alakadar eden sınavlar mı? Dershanelerin ceplerini şişirmekten başka bir şey değil. Herkes yeteneğine göre ayrılsa, istediği bölümlerin derslerini görse ona göre üniversite sınavına girse? Bu komple ezberci sistemin yıkılıp yerine öğrenici sistem getirilmesi demek zaten yüzyıllardır "ezbere hayır" diye çağıranları hiçbir yerine takmaz yöneticiler. Mevcut ama 1-2 yıla TEKRARDAN değiştirilmeye müsait sınav sistemimiz belkide olabilecek en iyisi değil ama ülkemizde olabilecek en iyisi olduğu tartışmaya müsait bile değil. Sınava yönelik olarak şöyle bir şey yapılabilir şahsen aldığım lise eğitiminin sınavla pek ilişik olduğunu söyleyemem. Bu konuda müfredatta düzenlemelere gidilmesi yerinde olabilir. Sonuçta düzeltilecek binlerce şey var eğitim sisteminde ama ne yazık ki olabildiğince göze batanları kotarmaya çalışıyoruz, ne yapalım :(

18 Ekim 2012 Perşembe

"Eski"nin daha iyi olması #3

Eski zamanların daha iyi olduğuna dair çoğu kişinin ortak bir kanısı var. Bu konuyu irdelediğim  üçlemenin son bölümüne geldik. Burada "Eski"nin tadını damaklarda bıraktırmayacak nitelikte bir güncel yaratabilir miyiz onun hakkında fikir yürüteceğim. Bize "Eski"yi özleten şeyler daha evvelki yazılarımda da belirttiğim üzere; değerlerimiz, insan yapısı, eğitimimiz, huzur başlıkları altında sıralanıyor. Elimizdeki bu sorunları çözüme ulaştırmaya çalışmadan evvel bazı engelleri göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Hızlıca gelişen ve daha tam adapte olmadan içine balıklama atlayan halkımız.. Sanırım teknoloji konusu sindirilmesi gereken bir şey. Sonuçta şu anda yaşayan nesillere baktığımız zaman yaşlı nesil hiç teknoloji görmemiş ve bir anda ortaya çıkan teknolojiyi yadırgamakta ve anlamakta güçlük çekmekte, orta nesil teknoloji konusunda oynar başlı jilet görevi görüyor yani ortanca nesil hem teknolojiyi hem de teknolojisizliği de yeterince yaşadı ve bu konu hakkında insanlar fikir ayrılıklarına sahip(kimisi iç içe yaşarken teknolojiyle kimisi sevmez, benimsemez kimisi de olsa da olur olmasa da olur halinden memnundur), yeni gelen nesil ise teknolojik bolluğun içinde gelişiyor. Teknolojik manada bilinçli toplum olmamız yeni nesilin ileride nasıl çocuk yetiştireceklerine bağlı. Bu konuda yeni nesilin tamamı adına konuşmak ne yazık ki mümkün değil ama ileride günümüzden daha bilinçli bir hale geleceğimiz aşikârdır. Lakin tüketici topluluk damgasını daha küçük yaşlardan yiyecek olan çocukların ebeveynleri olacak ilerinin büyükleri şimdinin yeni nesilleri eski arayışına gireceklerdir(uzun bir zaman aralığından bahsediyorum aslında). Bu nedenledir ki küresel bir çözüm arayışına girmek lazım amma ve lakin bu da beni aşar malumunuz sistemin çarkları devletlerden de değil para babalarından soruluyor onlar en zorda kaldıklarında bile öyle bir çözüm üretirler ki tüm çözümlerimizi çürütürler(büyük konuşmamak da lazım ileride ne olacağı belli mi olur).

Gelelim değerlere... Çabuk ulaşılan bilgi, çabuk halledilen iş çok da hafızada yer etmez çünkü hafıza yeni gelecek olan bilgi ve işlere hazır halde bulunmak ister. Ama eskiden "emek" adı verilen değer vardı. Bu değerle beraber oluşturduğunuz şeyler hafızanızda yer eder ve sizi yüceltirdi. Hızlı değildi hatta çok yavaş olduğu da söylenebilirdi ama o "bitiş" duygusu yok mu.. Şöyle bir örnek günümüzde okul ödevleri wikipediadan copy-paste şekilde yapılıp en zahmetli iş printer'dan kağıdı almak şeklinde gerçekleşirken biraz daha eskiden tek tek kağıtlara kalemle yazılar yazıp, belki de tek bir yazım hatası için kağıdı çöpe attığın emek, dikkat isteyen ödevler yapılırdı. Hee haklarını yemeyelim hala öğrencilerine emek ve sorumluluk duygularını aşılamak üzere emek isteyen usülden ödevleri yaptıran öğretmenlerimiz var ama "hazırcılık" kavramının hızlı bir şekilde yerleştiğini de unutmamak gerekiyor. Hazırcılıkla edinilen bilginin değeri yoktur bilgiye sadece o an işe yaradığı için olabildiğince kolay yollardan erişilir ve sonucunda bilgi kullan-at nesnesi vazifesi görür. Ama eskiden tek bir bilgi için kütüphaneler arşınlanır, kitapların arasında kaybolunurdu ve her bilgi değer arz eder ve zihinde yer tutardı. Şimdiyse zaten her şeyin elinin altında olması kompleksinden yola çıkarak bilgi edinimi konusunda ve bir şeylere emek harcama konusunda eksiklikler var. İleride teknolojinin daha da ilerlemesi her şeyi daha da kolaylaştıracak, hızlandıracak, el altında bulunduracak ve HAZIR HALE GETİRECEK. Buna dair çözüm olarak teknolojiyle ulaşılan bilginin kesin bir doğru olmadığı gerçeği kabullenilmeli öncelikle. Malumunuz internet birbirinin kopyası bilgilerle dolup taşıyor ve insana bu doğrudur şu yanlıştır şeklinde bir irade pek sağlayamıyor. İkinci olarak sahip olduğumuz şeylerin bize sahip olmaması gerektiği(tyler durden'a selamlar) bilincini yerleştirmemiz. Bu bilinçle insanoğlu kendini insan yapan vücudunu, zihnini kullanmaya itecek, hazırcılığı sadece lüzumlu anlarda kullanacak ve belki de bisiklet, koşu, yürüyüş gibi aktiviteler ön plana alınıp taşıtların kirli gaz salınımı bir şekilde azaltılacak(benzin zamlarına da selam olsun).

Eğitim derin konu bu yüzden apayrı bir yazı konusu olabilir. Uzatmadan çözüme geçmek gerek. Eğitimde öncelikler belirlenmeli, ezbercilik yerine öğretici tutum sergilenmeli, kişinin kişisel becerilerine yönelik gelişmelerine yardımcı olmalı, kesinlikle ve kesinlikle at yarışlarına katılacak atlar değil bilgi ve beceri denetleyen sınavlara katılacak öğrenmeye aç, objektif nesiller yetiştiren kaliteli bir öğrenim kadrosu bulunmalı.

Sonuçta ise kendimize taşlama yapmamız gerektiğine inanıyorum. Gerçekten duyuluyor sağdan soldan eskiden ne kadar daha iyiydi şeklinde. Eee peki çalışman nererede çözümün nerede? Eğer halk gerçekten bir özlem duysaydı sesini duyurmak için yöneticilere bütün yollara başvururlardı ama göremiyoruz böyle bir şeyler.

"Eski"nin daha iyi olması konulu yazı dizisini burada sonlandırıyorum...evet..nokta.

17 Ekim 2012 Çarşamba

"Eski"nin daha iyi olması #2

Bu konu hakkında birkaç şey daha söylemek istedim dolayısıyla başlığı aynı tutarak #2 damgasını yapıştırdım(şekilim ya).

Belki de eski'ye daha iyi dememizin sebebini "tadında bırakmak" kavramıyla açıklayabiliriz. Hızlı gelen teknolojiyle tadında bırakmak eylemi net olarak gerçekleşemiyor. Sonsuz bilgi deryasında her an bilgiye ulaşan bireyler tadına varmayı amaçlamaksızın birbiri ardına bir şeyler üretiyor ve en sonunda büyük bir kirlilik açığa çıkıyor. Tüketim hırsı, moda gibi kavramlar da çıranın ateşlenmesini hızlandıran kavramlar haline geliyor. Şöyle bir örnek verelim. Godfather en iyi filmler arasında yer almakta. Şahsen açar tekrar tekrar izlerim. Adamlar üç filmle sınırlandırmış diğer bir deyişle tadında bırakmış. Elimizde tabii yüzüklerin efendisi gibi bir örnek daha mevcut. Gelgelelim Star Wars orjinal üç serinin üstüne hangi amaca hizmet bilinmez ama üç filmlik bir seri daha ekledi. Bunun sonucunda altı filme de iyi diyenler elbet vardır ama genel kanı ilk üç filmin yeterli olduğundan yanaydı. Biraz daha hayatın içinden örnek verelim. Eskiden imkanlar daha kısıtlıydı. Yenilecek bir çikolata bile insana o kadar lezzetli geliyordu ki ortaya "değer" kavramı çıkıyordu. Ama şimdi tamamen "tüketim toplumu" oluşturulduğundan ötürü değerlerin eskisi gibi anlamı yok ve tadında bırakmayı unuttuk.


Belki insan yapısıdır; eline verdikçe hepsini tüketmeyi istemek, sınır tanımamak, bokunu çıkarmak ama abartmadık mı sanki biraz? Değerlerin önemini kaybetmeye başladığı, herşeyin bokunu çıkarmakta sınırların tanınmadığı bir ülke ne kadar iyiye gidiyor diyebiliriz ki? Bazı şeylerin anlaşılması için büyük bir savaş veya bir şekilde ortaya çıkan büyük bir yokluk mu gerekiyor? Bu değerleri yerine getirmek ve insanlara "eski"yi özletmeyen ortam hazırlamak olmayacak savaşlara yapılan yatırımlardan daha mı fazlasını gerektiriyor? Yoksa yatırımların engellendiği insanlara sadece eski arayışıyla yanıp tutuştuğu bu şekilde de çarkların dönmeye devam ettiği bir sistemin himayesi altında mıyız?

 Tadında bırakmak temalı "Eski"nin daha iyi olması başlıklı bu kısa yazımın sonuna gelelelim artık ve aynı başlık altında çözüm arayışları temalı üçüncü ve son yazı ile üçlemeyi noktalayacağımı müjdeleyeyim(kendine duyulan inanılmaz özgüven mode: off).

16 Ekim 2012 Salı

"Eski"nin daha iyi olması

Evet vardır böyle bir düşünce her zihinde. Sık sık herhangi bir şey için "eskiden daha iyiydi" lafını esirgemeyiz. Hakkını yememek lazım istisnalar elbette vardır(istisnalar kaideyi bozm.... oley!!). Sebebini tam olarak açıklayabilecek bir psikolojik metin var mıdır bilmem ama bu konu hakkında açık seçik konuşmak lazım gerçekten. Öncelikle insanların değiştiğini kabul etmeliyiz. Teknoloji yıllar evvel bu kadar içimizde değildi. Biraz da milletimizin her şeyin bokunu çıkarmayı sevmesinden dolayı-ki bunu da değişikliklere bağlamak mümkün- ardı arkası kesilmez bir değişiklik meydana geldi. Sosyal medda adı verilen beyin uyuşturucular sayesinde insanlarda bir takım değişiklikler meydana geldi. Hee bunu ayrıca şöyle de yorumlamak var; insanlar teknolojinin bu kadar yaygın olmadığı zamanlarda bu denli birbirinden haberdar değildi o yüzden şimdi göze batıyor. Ama bilmiyorum gerçekten insanların birbirlerine sahte yaklaşımlarda bulunması ve her şeyi abartması çok da hoşuma gitmiyor. Gözlemlerime göre yabancılar teknolojiyi daha bilinçli kullanıyor. Bunun sebebi teknolojiyi üretenlerin zaten onların olması da olabilir elbette. Küçük bir örnek verelim; Felix yıllar sonra torunlara bile aktarılabilecek seviyede önemli bir atlayış yaptı. Twitter adlı mekanda hem ülkemiz insanlarının hem de yabancıların olay hakkında yaptığı yorumları inceledim. Ülkemiz insanı her olay akabinde yaşandığı gibi bunu da dalgaya almış. Hem de ne dalga. Saatlerce aynı espirilerin dönmesi, yaratıcı veya hoş sözlerin var olmaması göze çarpan şeyler. Yabancı ülkeden aynı konuya yorum yapan insanları da inceledim. Herkes durumun farkında ve soruları yanıtlanır ümidiyle felix'e bir şeyler sormakta, enteresan bilgiler paylaşmakta ve beyin fırtınası yapmakta, kimisi de Felix'e böyle bir şeyi kendilerine yaşattığı için teşekkürlerine sunmakta. Dalgaya alan kişi sayısı oldukça az. Ülkemiz insanı 9gag'in birazcık yaygınlaşmasını fırsat bilip, şu anda olabildiğince bokunu çıkarmakla uğraşıyor. Bir ara memeler ünlüydü(yok bu o meme değil). Onlar üzerinden artık var ya bir gıdım bile suyu çıkıncaya kadar bir dolu kalitesiz şeyler üretildi. Üretilen bir miktar kaliteli malzeme de alakalı alakasız her yerde kullanılmasıyla kendisinden nefret edilir hale getirildi. Buraya kadar sanırım yeni nesilin her şeyin bokunu çıkarmayı sevdiğini ve insanları etkileyebilmek için bunu silah olarak kullandığını söyleyebiliriz. Hele sosyal medya araçlarında herkesin büyük bir düşünür havasına bürünmesi ve yüzyüze konuştuğunuzda hayatta takınmayacağı tavırları takınması ayrı bir komedi. Gelgelelim "ee bunlardan sanane düdük makarnası. Adam stresini atmak için bu şekilde takılıyor internette" diyenler muhakkak olacaktır. Amacım adamların eğlencesini bölmek değil, varsın gecelere gecelere aksınlar. Sadece insanların bu denli değişime uğraması ve yabancı insanların aksi bir tutumunda bu araçları kullanıp, bokunu çıkardığımız yaptığım tespitler arasında. Teknolojik ürünler hakkındaki insanımızın izlediği adımları maddeler halinde yazarak bu konuyu kapatmak istiyorum;

1- Bir ürün yabancı ülkede moda olur, kullanılır sevilir. Bu ana kadar ortam sakindir herkes güzelce kullanır.
2- Bir şekilde bu ürün ülkemize sonradan yansır.
3- İlk keşfedenler ilk keşfetmiş olmanın gururuyla kulaktan kulağa böyle bir ürünün olduğunu duyurur.
4- İnsanımız orayı tıka basa doldurur.
5- Çılgınlık haline alır sokakta yoğunlukla duyduğunuz konuşmaların ana konusu haline gelir.
6- Söz konusu ürün bir sosyal medda aracıysa operatörlerin de yaptığı bir takım promosyonlar sayesinde her köşede telefonundan bu araca bağlanır. Şahsen gözlemlediğim bir olay vardır ki kafede oturan iki kız saatlerce hiç konuşmayıp telefonda facebookda takılmışlardır.
7- Bir süre sonra televizyonların da ilgisini çeker ve bunu reyting toplamak adına silah olarak her şekilde kullanır.
8- Bir kopma noktası olur marjinaller ya başka şeye yönelir ya da bunların gereksiz olduğunu düşünerek tamamen ilişkisini keser aynı tip teknolojik ürünlerden.
9- Çöküş: Çöküş çok hızlı olur. Hiçbir yerde konuşulmayan bir hâl alır. Her köşe başında gördüğünüz ürünün manyakları tipindekileri görmez olursunuz.
10- Bir süre sonra da muhabbete takviye olarak malum teknoloji ürünümüzün önemli bir rolü olur; "Yav eskiden xxx ne modaydı" şeklinde.

Teknolojinin eski ile yeni arasında büyük bir basamak olduğu su geçirmez bir gerçek.

Eğitimin de günden güne değiştiğini söylemeliyiz. Öğretmenler genellikle öğrencilerin sorumluluğunu alamayacak şekilde sorumsuz ve objektiflik, hayata güzel bakış yerine kendi düşüncelerini öğrencilerine adapte etmeye çalışacak kadar vasıfsız oluyor. Öğrenim yaşına gelene kadar zamanını ailesinin yanında geçiren küçük çocuklarımız da aileler tarafından pek güzel eğitilmiyor doğrusu. Gördüğüm çoğu küçük çocukta akıl almaz bir şımarıklık, hiperaktiflik, terbiyesizlik(böyle devam edersem çocuk döveceğim herhalde :) ), laf dinlemezlik var. Aileler çocuklarını başıboş bir şekilde bırakıyor. Başını dinlemek için çoğu aile "aman benden uzak dursun" şeklinde bir yaklaşımla küçük yaşta çocukları biliçsiz bir şekilde başlarından savıyorlar. "Al bilgisayar", "Al televizyon", "Al yemek" diye diye obez, kıçı koltuğa yapışık nesil her tarafı sarmış durumda. Çocuk büyüyünce de ailesinden bunun acısını bir şekilde çıkarıyor. Suç işleyen insanlarda biraz daha aileye bakılması lazım. Eğitime dönelim hemen. Çocuk lise çağına gelene kadar üç tane sınav atlatıyor. Liseyi kazanana kadar "liseyi kazan gerisi kolay" şeklinde yanlış bir şekilde gaza getiriliyor çocuklar. Bunun yerine hayatın bir mücadele, çalışmak, düzenlilik ve disiplin olduğu öğretilse çok daha başarılı olurdu eminim nesillerimiz. Yanlış bir şekilde gaza getirilen öğrencimiz liseye başlıyor. Çok çok iyi bir lise olmadığı müddetçe öğrenciler dönem sınavlarına yönelik, ezberci bir şekilde eğitiliyor. Kimse yaklaşan üniversite sınavları hakkında doğru düzgün bilgilendirme yapmıyor. Olimpiyatlara hazırlanan insanlar senelerce sadece birkaç yarış için inanılmaz bir disiplinli çalışmaya giriyor. Ülkemizde ise buna gerek yok. Sadece bir sene boyunca evladımızı at gibi koşturup, strese sokarak gayet başarılı bir insan yaratabiliriz. Yarattıkları ideal insan modeli ise saatlerce sadece derslerle uğraşan bunun dışında doğru düzgün aktiviteye zaman ayırmayan, kişisel zevklerinden vazgeçen bir şahıs. Böyle geçen bir senenin ardından da tamamen başıboş her şeyi kendinin takip etmesi gerektiği alakasız bir mekan geliyor. Haydaa o kadar baskı baskı baskı sonra da beni fırlat at bir yere, alacağın olsun sevgili sistem. Üniversitede ise sürekli baskı halinde geçen 12 yılın ardından bir boşluk oluyor. Sen 12 sene boyunca adamı bir başına bırakmamışsın, dememişsin ki "hayat şu bu", öğretmemişsin araştırma tutkusunu sonra da diyorsun ki "üniversitede kendini geliştiren kazanır". Bak şahane gerçekten güzel araştıran adamın bir yerlere gelmesi ama sen 12 sene boyunca aşağılamışsın aynı adamı kurduğun büyük baskıyla. Kolay mı şimdi bir anda öğrenmeyi öğrenmek? Ezberden kurtulmayı çözebilmek? Çoook çook eskilerden görüyoruz ne adamlar çıkmış ellerinde hiçbir halt olmadan adam hem resimle hem astronomiyle hem matematikle hem fenle uğraşmış hala günümüzde kullanılan başvurulan kurallar meydana getirmiş. O adamlar gelse şu an başvurulabilecek kaynakları görse demezler mi "ulan bunlar bende olacak birkaç seneye bitirirdim be olayı bitirirdim". Bunların hepsini kapitalizmin bizlere sunduğu "tüket at" mantığına bağlamak mümkün ama bu konu apayrı bir yazının uzunca bir konusu.

İnsan ilişkileri de değişti. Bariz bir ötekileştirme var. İnternette hatrı sayılan kişilerce paylaşılan insan tipleri bir anda herkese itici geliyor ve ayrı bir şekilde sınıflandırılıp, aşağılanıyor. Bu denli hızlı ve topluca etkilenme eskiden yoktu diyemem.  80 modeli insan bu çıkarıma varmamı engelliyor :) Ama söz konusu insanları sınıflandırmak olunca hatta iş cinsiyetleri dahi sınıflandırmaya gelince durum tehlikeli bir hâl alıyor. Günümüzde herkes daha stresli. En ufak şeyden rahatlıkla kavga çıkabiliyor. Bayramlar kandaşların bir araya gelip gülümsediği bayramlar değil artık. Zoraki bir yanıltmaca eylem haline geldi. Dini temelli eğitim kurumlarında o yaşam tarzına tamamen beynini devretmiş kişiler şimdi daha da ortada ve onlara sağlanan ayrıcalıklar toplumu daha da ötekileştiriyor.

Daha pek çok konuda eski ile yeniyi kıyaslamak mümkün ama yazıyı çok uzatmak yerine ana fikre odaklanmak en iyisi olacaktır sanırım. Gelişmelerin ülkemize bir anda gelip yaygınlaşması ve toplumun o gelişmelerden etkilenmesi eskinin sadeliğini bozduğundan "eski daha iyiydi" çıkarımı ortaya çıkıyor. Eskinin eskisi, eskiden daha mı iyiydi onu eskilere sormak lazım(mmm bayılırım tekerlememsi cümlelere). Ama şu anda bu değişim "soran" insanlar tarafından yadırganıyor ve yeninin getirdiği bazı iyi özellikler eskiyi unutturmaya yetmiyor. Bana kalır ben; o çooook çoook eskilerde elimizde tek tıkla dünyaya erişebileceğimiz kaynaklar olmadan merak ve coşku içerisinde "aman sistem bu çalışmalarımla ilgilenmez benim okuyup büyüyüp sınav kazanıp tekrar okuyup sabah kalk işe git sonra dön de götünü ört" şeklinde kaygısı olmayan gök bilimiyle, matematikle, fenle, sanatla ilgilenen güzel adam olmak isterdim. No more laziness..

15 Ekim 2012 Pazartesi

Takvimin Yanıltıcı Etkisi

Takvim yanıltıcıdır. Planladığımız şeyleri yapmak için atıyorum haftanın başını veya ayın günlerinden 5'in katı olan bir günü ve hatta ay başını bile seçebiliriz. En azından benim için geçerli bu. Sık sık "yok bu hafta olmadı gelecek hafta pazartesi başlarım" dediğim oluyor. Bunun akabinde de başarısızlık perdesinin oyuna geçiş süreci oldukça hızlanıyor. Bir değişim şart. Bu yüzden beyinlere adapte edilmiş başlangıç günleri yerine kişi kendi başına "yarın başlıyorum" hatta "şimdi başlıyorum" diyebilmeli. Bunun ardından da düzenli bir şekilde planlarını hayata geçirmeli. Bu şekilde yapılan bir hayat planlamasının başarısız olma olasılığı çok büyük şanssızlıklara bağlı sadece. Düzenle sağlanan hayat, takvimin akan yapraklarına pek aldırış etmez, kişiyi geliştirir ve mutlu eder. En azından sağlayabildiğim ufak tefek düzenli programlar neticesinde mutlu olduğumu söylemem gerek. Ajandama yazdığım şeyleri her uyguladığımda adeta WoW'da değerli bir achievement kazanmış gibi oluyorum(The Vial of the Sands veya Wrecking Ball da örneklerimiz olsun :) ). Tabii hayat oyundan ibaret değil, hayatta alınan her achievement insana kattığı motivasyonu ve hayat kalitesini arttırımı konusunda külçelerce altın değerinde. O yüzden bundan böyle "artık haftaya", "artık sonraki aya" yok yarın veya şimdi var. No more tears and no more fails...